musluman erkek medyasi nedir ?

musluman erkek medyasi

  1. abla, sizden korkarız" sözünü sıkça duyarım. bulunduğumuz ortamlarda ettiğimiz itirazların gücünden midir, yoksa sözlerimizin vicdanlarını rahatsız ediyor oluşundan mı bilinmez, bir türlü bu yargının nedenini anlamam! belki de insanların arkasından konuşmak yerine, yüzlerine söyleme cesaretine sahip oluşumuzdandır.

    sırf erkek ve biraz da medyada bulunmuş diye, "ağabeylerinin" kol kanat gerdiği isimlerin bir yerlere nasıl geldiğini, nasıl meşhur edildiklerini çok yakından bilirim. sürecin bizzat içinde bulunduğumu bile söyleyebilirim. yetenekli, bilgili, profesyonel birçok kadının da sırf başörtülü diye nasıl arka planda tutulduğunu da yakından bilirim. bu nedenle bu konudaki analizimi kulaktan dolma bilgilere değil, bizzat şahitlikler üzerine dayandırdığımı da baştan ifade etmek isterim.

    geçenlerde bir arkadaşım hakkımda yazılanlardan haberim var mı diye sordu. doğrusu her şeyi okuma vaktim yok. meğer bizim m.e.y. (müslüman erkek yazarlar) benim devşirildiğim zannı ve adeta sevinci içindeler imiş. çok şaşırdım! acaba devşirilmekten ne kast ediyorlar? konu üstü kapalı yazılmış, bari ben açık açık yazayım!

    ilk tespitim: meselede yine komplekslere dayalı bir durum söz konusu. ertuğrul özkök'ün başörtülü kadın yazarlara, vefa bir tarafa sahici demokratlığın gereği olarak, nuray mert'e verdikleri destek nedeniyle iltifat yazısı tehlike arz ediyormuş meğerse! kadın yazarlarımız hürriyet'in cazibesine kapılıp devşirilebilirlermiş. amanın ha! uyaran kim ve nerede yazıyor sorusuna sonra geleceğim...

    mesela ben, karşı medyadan yazma teklifini kanal 7'de çalıştığım dönemlerde serdar turgut'tan almıştım. doğrusu tekliften heyecan duymuştum. o dönemin ağır koşulları içinde, başörtülü bir yazarın farklı bir medyada yer alması açısından bu bir ilk olacaktı. oldukça cazip olan bu teklifi sadece siyasi gerekçeler ile reddettim. ayrıca istesem hürriyet'de de yazabilirdim. ama istemedim.

    artık güç kaybetmiş bir gazetede, hedef haline gelmiş, herkesin arkasından yazı yazmanın şeref sayıldığı bir dönemde bize iltifat eden bir başyazar bizi nasıl devşirebilirmiş, doğrusu merak ettim. şu m.e. y.'in(müslüman erkek yazarlar) kompleksli bir şekilde, ertuğrul özkök'ün yazdığı bir yazıya bile büyük bir güç atfetmelerini anlayamadığım gibi, bizi çömez ve alık yerine koymalarını da hazmetmek mümkün değil. yoksa m.e.y. "hürriyet bize yar olmadı, kimseye yar etmeyiz. bizim yerimize başörtülü yazarlara mı yazdıracaklar?" korkusuna mı kapıldı acaba?

    doğrusu şaşırmıyorum. benim m.e.y. ile hayal kırıklığım çok eskidir. mesela, 1992 de gazeteciliğe ilk başladığımız yıllardan beri gözlediğimiz bir şey vardır. o zamanlar gazeteciler olarak katıldığımız toplantılarda sıkça karşılaştığımız bir tablo vardı. ortama giren bizim kesimin yazarları başörtülü yazarları görmezden gelir, selam bir yana, hal hatır bile etmezlerdi. tam da biz "ne mahcup adamlar" diye düşünürken ortama giren başı açık kadınlar, "mahcupgillerin" öbür yüzünü görmemize sebep olurdu. ortam değişir, yalakalığa varan bir tarzda selamlaşılır, şapır şupur öpüşülür, muhabbet koyulaşırdı. konu tartışılırken başörtülü yazarlar zaten muhatap alınmazdı. bunu bir arkadaşım "ruj farkı" diye izah etmişti. o zamanlar imtihanın bin bir versiyonundan biri olarak bunu hoş görürdük. tabii ki dindar kadınlar olarak o zamanlar bizim de rezervlerimiz çok daha fazlaydı. ancak gönlümüzden geçen, dindar olmayan erkeklerle çok rahat kurabildiğimiz medeni ve sosyal ilişkilerin, onlarla da kurulabilmesi idi.

    bizim m.e.y. muhafazakar kadınlar ile çalışmaya uzun süre alışamadı. onlar bizi bazen aşırı ciddi, bazen sıkıcı, bazen de arıza buldular. üstelik birçoğumuz onlardan çok daha önce mesleğe başlamıştık. benim zamanımda, şimdi köşe yazarı sayılanların çok azı vardı. birçoğu yoktu ya da çömezdi. ayrıca kadın olarak bizim onlarla aynı masaları paylaşmamız da pek söz konusu olamazdı. eh, sosyal alanları "okey masaları" ile sınırlı kalınca, biz de onlara çok karışmadık doğrusu. birçoğunun islami duyarlılık ve hassasiyetlerini, "müslüman kadınların başörtüleri" ve "iktidara gelmek" üzerinden tanımlamalarını, en temel ibadet ve duyarlılıklardan bigâne hallerini seyrettik. müslüman da olsa iktidarın dili hep ataerkildi. bunun da hep farkında olduk. ancak onlar kendini bilmezlik konusunda pek sınır tanımadılar.

    kadın yazarlara ağabeylik yapma havaları, koruma iddiaları, yol gösterme kılavuzları gündeme gelince bunları yazmaktan kendimi alamadım. eğer bugün medyada var isek, buralara onların sayesinde değil "onlara rağmen" geldik. en zor zamanlarda bile ne kimliğimizden, ne mesleki duruşumuzdan ödün vermeyen kadın yazarlar olarak şimdi mi devşirileceğiz? bu sözcük bizim lügatimizde hiç yer almadı. mesele iman ve vicdan meselesi... elhamdülillah, bu ikisinde de hiç sorun yaşamadık. belki şimdi de güçlü olana taraf olup yağ çekmek yerine, vicdanımızın sesine kulak vermemizin nedeni yine budur. ayrıca başörtülüler olarak bize destek verenler kadar aleyhimize atılan manşetleri unutmadık. hürriyet'de çalışırken örtünme kararı alan bir arkadaşımın yaşadıkları, ertuğrul özkök'ün nefret dolu bakışları altında gazeteden ayrılış hikâyesi hala kulaklarımızda çınlıyor. ancak bizim için mesele şahsi bir hırs değil bir memleket meselesi! memleket meseleleri üzerinden geleceğimizi garanti altına almaya çalışmıyor, bunu bir vicdani sorumluluk olarak görüyoruz. nasılsa onların hayatları hiç bir şekilde etkilenmiyor. her koşulda hayatı kararan biz oluyoruz...

    not: yazımın başında devşirme uyarısını yapanın kim olduğuna ve nerede yazdığına sonra değineceğimi söylemiştim. vazgeçtim, aramızda bir sır olarak kalsın...

    ayşe böhürler / yeni şafak
    (30/1/2010 20:37, vamp)
    Facebook'ta paylaş